Dissosiyatif kimlik bozukluğunun temel tedavisi psikoterapidir. Psikiyatride ilaçların pek bir işe yaramadığı durumlardan biri budur. İlaçlar ancak belirtileri azaltır. Ana mekanizmayı, ayrışmış zihinleri bir araya getirmeyi, beceremez. O yüzden, kalıcı bir düzelme sağlamaz. Temel tedavi psikoterapi demiştik ve ne kadar süreceği konusu kişinin rahatsızlığının ne kadar şiddetli olduğuna ve bizim hangi yaş aralığında fark ettiğimize göre değişir. Spektrumun bir ucunda en hafif vakaları düşünün, orta ve ağır olarak düşünürsek eğer, hafif halinde ortalama 10 seans yeterli olabilir. Orta şiddetteki bir vakada 20 ila 40 seans devam edebilir. Eğer spektrumun en ağır ucundaysa kimlikler birbiriyle tamamen ayrışmışsa, aralarında unutkanlıklar var ise, travmatik yaşantılar ağır ise, kişi daha genç yaşta farkına varılmış ise, böyle bir durumda 50 seans veya daha fazlası gerekebilir. Bu 1 yıldan uzun, devamlı bir psikoterapi demektir.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu (DKB) toplumda en az %1 gözükmesine rağmen, tanı koyma problemleri ve tedavi eden azlığı nedeniyle Türkiye için bir halk sağlığı sorunudur. DKB’nin tanı konma sürecinde üç küme belirti ön plana çıkar. Bunlar; iç ses, afekt değişimleri ve hafıza sorunlarıdır. DKB’nin alemeti farikası alter kimliklerin varlığıdır. Özellikle alterlerin dinamik etkileşimi ile oluşan alter sistemini anlamak önemlidir. Tedaviye oldukça iyi cevap veren DKB’de tedavi üç aşamadan oluşur. İlk aşama tanı koyma, kişiyi hastalık hakkında eğitme, alter siteminin tanınması ve stabilizasyonun sağlanmasından oluşur. İkinci aşamada, bölünmeye neden olan travmatik anılar üzerine çalışılır. Üçüncü aşama ise, alterlerin birleştirilmesi anlamına gelen entegrasyon ve yeniden bölünmeme çalışmasından oluşur. DKB tedavisi için genel psikoterapi kuralları ve müdahaleleri geçerli olmakla birlikte, DKB doğası gereği DKB’ye özgün teknikler de vardır. Bunlardan en sık kullanılan beş tanesi; alterlerle konuşma, haritalandırma, gerçekliğe oryantasyon, yuvarlak masa tekniği ve birleştirme ritüelleridir. DKB tedavisinde rahatsızlığın psikopatolojisini tedavi eden ilaç yoktur. Ayrıca travmatik anılar için EMDR ve hipnoz kullanılabilir.
Çoğul Kişilik (Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu)
Psikiyatrinin son yıllardaki en ilgi çekici konularından olan çoğul kişilik bozukluğu, dissosiyatif kimlik bozukluğu olarak da isimlendirilir.
Dissosiyatif kimlik bozukluğu (çoğul kişilik bozukluğu) sergileyen hastalarda, davranışları kontrol altına alan iki ya da daha fazla farklı kimlik söz konusudur. Bu kimlikler davranışların denetimini tekrarlayan biçimde ele geçirirler. Aynı zamanda önemli kişisel bilgilerin geniş çaplı biçimde anımsanmaması da çoklu kişilik bozukluğunun tipik özelliklerinden biridir.
Çoğul kişilikte tamamen farklı kişisel geçmiş, benlik özellikleri ve isimler olabildiği gibi, diğer kimliklerden kısmen farklı ve bağımsız kimlikler de bulunabilir. Çoğu vakada kişinin gerçek adını taşıyan kimlik ev sahibi kimlik olarak isimlendirilir. Ev sahibi kimlik en iyi uyum gösteren ve özgün kimlik olmak zorunda değildir.
Diğer kimliklerde cinsiyet, yaş, el yazısı, sağ ya da sol el kullanımı, konuşulan dil, genel kültür, duygusal yapı gibi akla gelebilecek her türlü farklılıklar gözlenebilir. Bir kimlik çok mazbut, saygı değer, beğenilen özellikler gösterirken, diğer kimliğin sapkın, sadist, her türlü kötülüğü yapabilecek özellikler göstermesi mümkündür. Çoğu kez birincil kimlikte baskılanan gereksinim ve davranışlar öteki kimliklerde sınırsız sergilenir.
Kimlikler arası geçişler saniyeler içinde olabilir. Kimlikler birbirleri hakkında çok az şey bilirler. Kimliğin ve bilincin bütünlüğünün yitirilmesi bunun sebebidir. Bundan dolayı dissosiyatif kimlik bozukluğu terimi psikiyatrik açıdan çoğul kişilik terimine göre daha özgüldür.
Birçok psikolojik ve gerilim filmine konu olan çoğul kişilik bozukluğunun en iyi örneklerinden biri “ Eve’ nin Üç Yüzü” adlı kitap ve filmdir.
Dissosiyatif kimlik bozukluğu ile ilgili psikiyatrideki bilimsel görüş, öteki kimliklerin kesinlikle farklı kişilikler olmayıp, aslında kişinin kimliğin, bilincin ve belleğin çeşitli yönlerini bütünleştiremediğidir.
Depresyon, kendini yaralama, tekrarlayan intihar girişimleri, hayal görme, baş ağrıları, dengesiz davranışlar gibi eylem ve bulgulara çoğul kişilik bozukluğunda sıklıkla rastlanır. Travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, madde kullanımı ve bağımlılığı, depresif bozukluk ve sınırda kişilik bozukluğunun çoğul kişilikle eş zamanlı olarak görülmesi oldukça sıktır.
Dissosiyatif kimlik bozukluğu kadınlarda erkeklere oranla 5-6 kat daha fazla görülür. Çoğu vaka çocukluk döneminde başlasa da tanı konması ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerini bulur. Çocukluk döneminde cinsel tacize uğrama etyolojideki en büyük sebeptir.
Psikiyatrik olarak çoğul kişilik saptanmış vakaların yaklaşık yarısında 10’ un üzerinde kimlik görülmüştür. 1979 yılına kadar psikoloji ve psikiyatri literatüründe bildirilmiş 200 vaka varken, 2000’ li yılların başında sadece Amerika’ da 30.000’ in üzerinde vaka literatüre girmiştir. Buna rağmen yaygınlığı oldukça düşüktür ve tanı koymak zordur. Çoğul kişilik bozukluğu genellikle hipnoz sırasında saptanır.
1973 yılında yayımlanan Sybil adlı roman toplumlarda dissosiyatif kimlik bozukluğuna dair büyük ilgi ve farkındalık yaratmıştır.
Çoğul kişilikli birçok insan öteki kimliklerin varlığından ve yaşadıklarından tümüyle habersizdir. Bazı vakalarda kimlikler arasında kısmi bağlantı olabilir. İkinci kimlik birinci kimliğin duygusal yaşantısını anımsamasa bile, olayı hatırlatan işitsel ya da görsel bir uyarı kişide o yaşantıya ait bir tepki vermesine yol açabilir ve kişi bu tepkiyi nasıl verdiğine şaşırır.
Dissosiyatif kimlik bozukluğu (çoğul kişilik) spekülasyona ve her türlü senaryoya açık bir konudur. Bazı vakalarda avukatların da yönlendirilmesiyle cezadan kaçış yolu olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde cezaevi yerine akıl hastanesine yollanan birçok suçlu mevcuttur. En ilginç vakalardan biri 1984 yılında Amerika’ daki Los Angeles cinayetleridir. 10 kadını tecavüz ederek öldüren Kenneth Bianchi’ye önce yanlışlıkla çoğul kişilik tanısı konarak suçsuz olduğuna kanaat getirilmiş, hipnoz altındaki derinleştirilmiş incelemelerinde rol yaptığı saptanarak mahkûm edilmiştir. Psikiyatristler çoğul kişilik tanısında titiz davranmalı, acele etmemelidirler.
Birçok psikolog ve psikiyatrist dissosiyatif kimlik bozukluğunda çocukluk dönemlerindeki şiddetli ve korkunç taciz olaylarının rol oynadığında hemfikirdir. Çaresizlik ve zayıflık içindeki çocuk, bu duyguyla baş etmek için kendi kendini hipnoz etmeye benzer bir süreçle fantezilere sığınmakta, giderek başka biri haline gelmektedir.
Sosyobilişsel kuram ise, telkine açık bireylerin toplum içinde bilinçdışı olarak birçok telkini meşrulaştırarak ve pekiştirerek aldıklarını ve birden çok kimlik rolünü benimseyip hayata geçirdiklerini savunur.
Dissosiyatif kimlik bozukluğu (çoğul kişilik) tedavisi oldukça zordur. Tedavi yılları bulur. Hipnoz ve otohipnoz tekniklerinin öğretilmesi hastaların kontrol duygularını güçlendirmektedir. Asıl tedavi psikodinamik ve kavrayış yönelimli terapilerdir. Psikoterapi sırasında hipnoz ile farklı kimliklerle bağlantı kurarak, ayrışmış kimlikleri bütünleştirme hedeflenir. Bu tedavide psikiyatrist deneyimli ve konusunda uzman olmalıdır.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu Belirtileri
Dissosiyatif kimlik bozukluğunun en bilinen semptomu birey kimliğinin istemsiz şekilde en az iki karaktere ayrılmasıdır. Diğer semptomlar:
Anlık hafıza kaybı.
Dissosiyatif füg. Belirli kişilerin hatırlanmaması durumudur. Evden uzaklaşmaya veya duygusal kopukluğa sebep olabilmektedir.
Kimlik karmaşası. Birey zihninde iki farklı bireyin olduğunu düşünmektedir. Bazı hastalar kendilerini bu kimlikler tarafından ele geçirilmiş gibi hissetmektedir.
Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, çoğu kültürde “vücudun ele geçirilmesi” kavramının bulunduğunu ancak bu durumun dissosiyatif bozukluk olarak tanımlanmadığını belirtmiştir.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğuna Sahip Kişilerle İletişim
Dissosiyatif kimlik bozukluğuna sahip bir yakınınızla konuşurken karşınızda birden fazla insan olduğu hissine kapılabilirsiniz.
Her kimliğin kendine özgü bir adı ve karakteri bulunmaktadır. Kimlikler arasında yaş, cinsiyet, ses tonu ve tarz farkları bulunmaktadır. Bazı durumlarda topallama veya görme kusuru gibi fiziksel unsurlar da kimlikler arasındaki farklara dâhil olmaktadır.
Bu kimliklerin bazı durumlarda birbirilerinin varlığından haberleri de olmaktadır.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğunun Sebepleri
Dissosiyatif kimlik bozukluğu da diğer dissosiyatif bozukluklar gibi, tecrübe edilen travmayla başa çıkma amacıyla ortaya çıkmaktadır.
Amerikan Psikiyatri Birliği’ne göre ABD, Kanada ve Avrupa’daki çoklu kişilik bozukluğu hastalarının %90’ının çocukluğunda ihmal veya istismar vakaları bulunmaktadır.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu Tedavisi
Dissosiyatif kimlik bozukluğunda ana tedavi yöntemi psikoterapidir. Bir akıl sağlığı uzmanı, sizinle ruh sağlığınız hakkında konuşur ve hastalığınızın sebeplerini anlamanıza yardımcı olur.
Hipnoz da bazı durumlarda çoklu kişilik bozukluğu tedavisinde kullanılmaktadır.
Çoklu kişilik bozukluğu için önerilen belirli bir ilaç bulunmasa da doktorunuz semptomlarınızı hafifletmek için çeşitli ilaçlar önerebilir.
Yaygın olarak kullanılan ilaçlar:
- Anksiyolitik ilaçlar
- Antipsikotikler
- Antidepresanlar
Ne Zaman Doktora Gitmeliyim?
Aşağıdaki belirtilerden herhangi birine sahipseniz doktorunuzdan randevu almanız yararınıza olacaktır:
İstemsiz şekilde birbirinden tamamıyla farklı iki kimliğe büründüğünüzün farkındaysanız veya çevrenizdekiler bu durumu gözlemliyorsa.
Kişisel bilgiler, öğrenilmiş yetenekler gibi konularda büyük çaplı unutkanlık yaşıyorsanız.
Semptomlarınızın sebebi başka bir tıbbi sorun veya alkol, uyuşturucu tüketimi değilse.
Semptomlarınız iş hayatında veya özel hayatınızda size rahatsızlık veriyorsa.
Son Söz
Dissosiyatif kimlik bozukluğu semptomlarına sahipseniz doktorunuzdan randevu almanız gerekmektedir. Bir yakınınız bu semptomlara sahipse, onları yardım almaları için cesaretlendirmeniz yararlarına olacaktır.
Psikologlar, dissosiyatif kimlik bozukluğunu bilinç, hafıza, kimlik, duygu, algı, fiziksel kimlik, motor kontrolü ve davranışların normal entegrasyonundaki bir kesinti ve/veya kopma olarak tanımlar. Dissosiyatif semptomların psikolojik fonksiyonları her alanda etkilemesi mümkündür.
Dissosiyatif bozukluklar genellikle travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkar. Travmaya yakınlık, semptomların çoğuna etki eder. Bilim adamları, bir kişinin hayatını ve sağlığını ciddi anlamda tehdit eden travmatik bir olayı, ruhsal ya da psikolojik travma olarak tanımlar. Ayrıca, olayın kurbanın zihinsel yapısına ya da duygusal hayatına yaptığı etkiyi de travma olarak sınıflandırır.
Dissosiyatif bozukluk çeşitleri
Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nın (DSM-5) en son yaptığı güncellemeye göre dissosiyatif bozukluklar şu şekilde sınıflandırılır:
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu (Çoklu Kişilik Bozukluğu).
Dissosiyatif amnezi.
Benlik/gerçeklik kaybı bozukluğu.
Diğer belirlenmiş bozukluklar.
Belirlenemeyen bozukluklar.
Bu yazımızda Çoklu Kişilik Bozukluğu’na odaklanacağız.
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu (Çoklu Kişilik Bozukluğu)
Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu Nedir?
Bilim adamları dissosiyatif kimlik bozukluğunu, aynı kişide bir ya da birden fazla kişiliğin varlığı ya da ele geçirilme deneyimi olarak tanımlar. En yaygın haliyle “çoklu kişilik bozukluğu” olarak bilinir.
“Çoğu kişi dissosiyatif kimlik bozukluğunu çoklu kişilik bozukluğu olarak biliyor.”
Bu bozuklukluğu farklı doğruluk paylarıyla işleyen birçok film vardır. “Üç Ruhlu Kadın,” “Dövüş Kulübü” ve “Ben, Kendim ve Sevgilim” gibi filmler dissosiyatif kimlik bozukluğuyla ilgilidir. Bu üç filmin de baş kahramanı farklı kişiliklere sahiptir. Bu kişilikler kendini farklı şekillerde gösterir. Sanki tek bir insan birden fazla insan olarak yaşıyormuş gibidir.
-Charlie şizofren.
-Bilemiyorum. Birbirimizin işine karışmıyoruz.
– Ben, Kendim ve Sevgilim filminden bir diyalog
Bu kişiliklerin kendini gösterip göstermemesi çeşitli faktörlere göre değişir. Psikolojik motivasyon, stres seviyesi, kültür, içsel çelişkiler ve duygusal tolerans gibi birçok faktör rol oynar. Bu bozukluğa sahip bir kişi uzun süreli ve ciddi bir psikosoyal baskı altında kaldığında devamlı kimlik kesintisi dönemlerine girer. Alternatif kimlikler dışarıdan kolayca ayırt edilebilir fakat bu her zaman böyle olur diyemeyiz.
Alternatif kişiliğinin ruh halini doğrudan yansıtmayan hastalarda bu bozukluk iki grup semptomla tanımlanır:
Benlik algısında ani değişimler ya da kesintiler
Tekrarlayan dissosiyatif unutkanlık
Disosiyatif Bozukluk Nedir?
Disosiyatif Bozukluk
Disosiyatif Bozukluk ülkemizde sık görülen bir ruhsal rahatsızlıktır. Disosiyatifin kelime anlamı çözülmedir. Disosiyatif Bozukluk çeşitli ruhsal sıkıntılar veya travmatik (üzücü, korkutucu, utandırıcı, öfke uyandırıcı) olaylarla bireyde bilinç- bellek ve kimlik sorunlarının (saçma sapan veya farklı biriymiş gibi konuşma, konuşamama, bayılma, unutkanlık, kim olduğunu bilememe vb) ortaya çıkması anlamına gelir.
Disosiyatif Bozukluk nedir?
Belirtileri nelerdir?
Disosiyatif Bozukluk neden olur?
Ne gibi sonuçları olur?
Tedavi nasıl yapılır?
Disosiyatif Bozukluk nedir?
Bu hastalarda yapılan bütün tetkik ve incelemelere rağmen bu belirtilere neden olabilecek bir beyin rahatsızlığı bulunamaz. Çocukluk döneminde kötü davranılma-travma öyküsü ile disosiyatif belirtiler arasında belirgin bir ilişki bulunmaktadır. Psikiyatri hasta grubunda yaklaşık % 5- 10 oranında görülür. Psikiyatrik sınıflama sistemi DSM IV’de 4 tipi tanımlanmıştır: Disosiyatif unutkanlık, disosiyatif kimlik bozukluğu, disosiyatif füg, depersonalizasyon bozukluğu. Ayrıca ICD 10 tanı sisteminde ise buna ek olarak disosiyatif bayılmalar ve kendinden geçme de yer almaktadır.
Belirtileri nelerdir?
En sık görülen ve doktora başvuruya neden olan belirti bayılmalardır. Bayılmalar, sara benzeri nöbet geçirme, çırpınma, kasılma gibi belirtiler şeklinde olabilir. Bu tür belirtiler genelde diğer insanlarla birlikteyken ortaya çıkar; hasta yere yavaş düşer yaralanma görülmez. Etrafta konuşulanları duyabilir ancak cevap veremez ve bayılma genelde uzun sürelidir. Bazı hastalar bu bayılma sonrası yüksek sesle ağlayarak kendine gelir. Kendine gelirken saldırgan davranışlarda bulunma saçını, yüzünü yolma gibi taşkınlık belirtileri görülebilir. Bu nöbetlere konversiyon tipi bayılma veya pseudo epileptik nöbet de denir Kişi eğer bu bayılma ve sonrasında olanları ve yaptıklarını hatırlamıyorsa bu aynı zamanda disosiyatif (kendinden geçme) nöbet olarak da adlandırılabilir.
Bayılma kadar sık başvuruya yol açmamakla birlikte Disosiyatif Bozuklukta görülebilen diğer belirti tipleri arasında kişinin travmatik bir olaydan sonra belli bir dönemi veya önemli kişisel bilgilerini ve kim olduğunu ani olarak hatırlayamaması (disosiyatif amnezi), disosiyatif amneziyle beraber kişinin kendisini farklı bir kişi olarak yaşantıladığı kişiliklere sahip olması (disosiyatif kimlik bozukluğu veya çoğul kişilik), bireyin farklı bir yerde farklı bir kimlikle belli bir süre yaşayıp eski kimliğini ve bilgilerini hatırlamaması (disosiyatif füg-kaçma)
Disosiyatif Bozukluk neden olur?
Disosiyatif bozuklukların kökeninde hemen daima çocukluk çağında yaşanmış kötü olaylar vardır. Çocuk kendisinden çok daha güçlü olan ebeveynleri veya büyük kişilerin kötü muameleleri ve olumsuz olaylar karşısında çok güçsüz ve çaresizdir, bu olaylarla baş edebilmek için tek yöntem disosiasyon yani zihinsel olarak durum. ortam ve kendisinden uzaklaşma ve kopmadır. Çocuklukta bu yöntemi öğrenen bireyler yetişkinlik dönemlerinde de bu tarzı sürdürür. Disosiyatif Bozukluk çeşitli ruhsal zorlanmalar karşısında bazı bireylerin tepki verme biçimidir, yani kişinin başa çıkamadığı travmalar (fiziksel bütünlüğe tehdit, dayak, işkence, şiddete maruz kalma, veya böyle bir duruma şahit olma, cinsel saldırı ve istismar, doğal afet ve felaketler, kişilerarası ilişkilerde kavga tartışma vb) ve diğer sorunlar (aile içi tartışma, ailevi sorunlar, kendisine yakıştıramadığı bir olaydan dolayı kendisini suçlama veya başkaları tarafından suçlanma, aşırı korku, endişe, pişmanlık) olduğunda bu duruma verdiği tepki biçimidir.
Disosiyatif bayılma veya kendinden geçme kişinin olumsuz yoğun duygulardan geçici olarak uzaklaşmasını sağlayan bir korunma düzeneğidir. Bu tür bayılmalar elektrikli cihazları yüksek voltajdan koruma işlevi gören sigortanın yüksek voltaj geldiğinde atarak elektriği kesip sistemi kapatmasına benzer. Birey bilinçli bir haldeyken kaldıramayacağı yoğun olumsuz duygulara (öfke, üzüntü, utanç, korku vb) maruz kaldığında “sigorta atarak” kişi bilincini kaybetmekte ve bu yoğun ruhsal acıdan geçici olarak kurtulmaktadır. Disosiyatif bozukluk sakin, kibar, insanları üzmek istemeyen ve onlara hayır diyemeyen insanlarda sık görülür. Buna dayalı olarak disosiyatif bozukluk olan ve çevresi ile sözel iletişim kuramayan ve sıkıntılarını paylaşamayan insanların bu sıkıntılarını bilinç değişikliği ile bir anlamda dile getirdikleri düşünülmektedir. Belirtiler her tür ruhsal baskı yaratan olaya bağlı çıkabilir (yas, ölüm, tartışma, ekonomik güçlük, ailevi sorunlar). Disosiyatif belirtileri ruhsal olarak iki yarar sağlar: İlk olarak kişi kendisinde sorun yaratan ruhsal sıkıntıdan kurtulur, ayrıca dolaylı olarak rahatsızlığı nedeniyle çevresinin tutumu daha destekleyici hale gelip kendisine anlayış gösterilebilir, kişi söyleyemediği bazı şeyleri bu durumda iken ifade edebilir. Bazı durumlarda ortaya çıkan belirtilerin kişinin yaşadıklarıyla bağlantısı olabilir örneğin görmemesi gereken bir olaya tanık olan bir kişide bu olayı hatırlamama ortaya çıkabilir.
Ne gibi sonuçları olur?
Bu belirtiler nedeni ile hastanın bazı sorunları azalabilse de iş ve aile hayatlarında sorunlar ortaya çıkar verimleri azalabilir. Aniden başlayan, geçici olarak yaşanan zor bir durum sonrası ortaya çıkmışsa, kişide başka psikiyatrik hastalık veya bedensel hastalık yok ise sonuç genelde iyidir. Ek rahatsızlığı olmayan veya geçici zorlanmalar nedeniyle disosiyatif ortaya çıkan hastalarda eğer sorun ortadan kalkmışsa belirtiler zamanla kendiliğinden kaybolur. Bu rahatsızlığı olan kişiler telkine yatkın oldukları için bir takım halk doktorları veya tıp dışı yöntemlerle hemen iyileştiği söylenen rahatsızlıkların çoğunluğunu disosiyatif bozukluk oluşturur. Bu hastalar telkine yatkın olduklarından hipnoz veya diğer tıp dışı telkin yöntemlerine iyi cevap verip belirtileri aniden geçebilirse de bu çok kalıcı olmaz, bir süre sonra yaşadıkları sıkıntılarla tekrar belirtiler ortaya çıkar. Uzun yıllardır süren, olumsuz yaşam koşulları ve zor olayların süreklilik gösterdiği kişilerde tedaviye rağmen belirtiler devam edebilir.
Tedavi nasıl yapılır?
Fiziksel ve ruhsal olarak iyice incelenen ve nörolojik bir hastalık saptanmayan hastalarda psikiyatrik muayene ile disosiyatif bozukluk tanısı konulduktan sonra tedavi başlanır. Kişide beyinle ilişkili yapısal bir hastalık bulunmadığından tedavisi acil değildir ve psikiyatrik tedavilerinin de acil servis koşullarında yapılması olanaksızdır. Bu hastaların psikiyatri hekimine psikiyatrik muayeneye uygun oldukları zaman yani konuşarak kendilerini anlatabildikleri dönemde tedaviye getirilmeleri uygundur.
Aile ve yakın çevrenin bu kişilerle sadece disosiyatif belirtileri varken ilgilenmesi (yani sadece bayılınca, saçma sapan konuşunca, dili tutulunca vb) sorunun sürmesine yol açar. Bu nedenle ailenin bu kişiye uygun ve destekleyici bir yaklaşımı genel olarak göstermesi disosiyatif belirtileri varken özel bir tutum değişikliği göstermemesi yararlı olur.
Tedavide ailenin doktorla işbirliği içinde olmasının tedavinin başarısı açısından büyük önemi vardır. Bazı kişilerde ek bir başka ruhsal rahatsızlıklar olabilir o zaman bunun tedavisi yapılmalıdır. Üzücü veya sıkıntı verici bir olay sonrası bayılan ve bunun psikolojik kökenli bayılma olduğu doktorlar tarafından onaylanan kişiler aile ortamında bayıldığında onu sakin bir odaya alıp yalnız bırakmak hastaya daha iyi gelecektir. Bu tür hastalara soğan koklatma, soğuk duşa sokma, kolonya ile el ve yüzü ovulması, çevredeki herkesin başına toplanması gibi işlemler uygulamak yardımcı olmak yerine stresini daha da artırmaktan başka işe yaramaz. Kronik ve zor olgularda tedavide iki nokta üzerinde durulur birincisi hastada zorlanma yaratan sorunların çözümü ve ikinci olarak da sorunlar karşısında disosiyatif tepkisi yerine daha olgun tepkiler geliştirmenin sağlanması. Bu bazen yıllarca sürecek ve kişilikte kısmi değişikliği hedefleyen psikoterapilerle olanaklıdır.
Karakterler
Nina: Başrol oyuncusu. Oyunda siyah ve beyaz kuğu canlandıracak genç kız. Mükemmelliyetçi bir karakteri var. Takıntılı, obsesif ve kontrolcü, baskıcı bir annesi var. Annesinin bu yaklaşımı Nina’nın kendi benliğine yabancılaşmasında ve benlik bölünmelerinde etkili.
Erica: Nina’nın annesi. Eskiden balerin fakat Nina’ya hamile kalması sonucu mesleğini bırakmak zorunda kalmış. Bunun için hem kendine hem de Nina’ya karşı içten içe öfke duyuyor.
Thomas: Nina’nın bale hocası ve ‘Kuğu Gölü Gösterisi’nin yönetmeni. Sert ve kibirli.
Beth: Thomas’ın eskiden en gözde balerini. Yaşından dolayı balerinliği bırakacak olmayı kabullenemiyor. Kıskanç olan Beth filmde Thomas’ın tarifine göre ‘içinden geldiği gibi davranan karanlık biri, onu sahnede izleme zevkini bu yönü veriyor’.
Lily: Yeni gelen balerin. Nina’nın içindeki kötü benlik ile özdeşleştirdiği kişi. Korkusuz ve özgür bir karaktere sahip.
Film Nina’nın rüyası ile başlıyor. Kendini sahnede Beyaz Kuğu olarak görüyor, arkasındaki yaratık gibi olan kötü adamdan kaçmaya çalışıyor. Yüzündeki endişe ve korku anlaşılabilir derece belirgindir.
Nina uyanıyor, esneme hareketleri yapıyor ve oldukça sakin gözükmektedir. Bu sahnelerde Nina’nın odası dikkat çekiyor; yaşına göre oldukça çocuksu, hala oyuncaklarla dolu bir odası vardır. Açık renklerle dizayn edilmiş ki zaten Nina’nın da kıyafetlerinde sürekli açık renk kullanması ilerleyen bölümlerde dikkat çekmektedir.
Nina ve annesi Erica’nın saç, makyaj ve mimik olarak benzer olduğu görülmektedir. Yalnızca Erica Nina’nın aksine siyah kıyafetleri tercih etmektedir. Nina’ya açık renkler giydirip kendisinin tam tersi giyinmesi kızıyla kurduğu ters özdeşimi anlatıyor olabilir. Kahvaltı sırasında annesinin Nina’ya endişeli tavrı dikkat çekiçi. Filmin devamı da düşünüldüğünde Erica bir yandan Nina’nın iyi bir balerin olmasını istiyor, ama bir yandan ise ona öfkeli ve kıskanıyor. Kahvaltı sahnesinde ‘yaşlandıkça üstündeki baskı artar’ cümlesini kuran Erica şu an içinde bulunduğu fizyolojik ve psikolojik durumu dışarıya atfediyor ve Nina’yı tehdit edici bir mesaj veriyor.
Erica Nina’yı kendi giydiriyor, kontrolcü davranıyor çünkü Nina’nın her şeyini tam olarak kontrol edebilirse yaptığı yanlışların düşmesini engelleyebileceğini düşünüyor olabilir. Bu davranışına farklı bir açıdan da bakabiliriz; Nina’nın büyümesini engellemek istiyor! Hem davranış hem de sözleriyle film boyunca duyulan ‘küçük tatlı kızım’ kelimesini sık sık kullanıyor. Büyürse Nina kendi kontrolünü sağlar ve Erica gözünde yaratmak istediği mükemmel saf ve temiz ‘beyaz kuğu’ kaybeder. Erica’da kontrol kaybı korkusu hakim. Nina bundan rahatsızlık duyuyor fakat dile getirmiyor. Sırtındaki tırnak izlerini annesinden saklamaya çalışıyor. Nina kendini yoluyor ve zarar veriyor. Bunu film boyunca kendini suçlu hissettiğinde, kötü yönüyle buluştuğunda ve mastürbasyon yaptığında görebiliyoruz. Kendine zarar verme ve yolma çeşitli psikolojik sıkıntıların olduğunu gösterir. Kötü benliği ile buluşan Nina, o an da aldığı hazzın utancını somutlaştırıyor olabilir. Bilinçli bir şekilde yapmıyor bunu.
Metroda Lily’yi gören Nina gerçek mi yoksa halüsinasyon mu olduğunu ayırt edemiyor. Kendisinin yansıması olup olmadığını anlayamıyor. Bu sahnelerde henüz gerçekle bağını yitirmemiştir. Genel olarak nevrotik düşünce ve davranışlara sahiptir. Kendisi bale okulunda Lily görünce gördüğü şeyin halüsinasyon olmadığını anlar. Nina içinde yavaş yavaş başlayan benlik bölünmesinde oluşturacağı kötü karanlık Nina’yı seçiyor. Bu seçim henüz bilinç düzeyinde değil.
Thomas çalışmalara gelip, hazırlayacağı Kuğu Gölü gösterisini anlatıyor. Nina çok endişeli ve tedirgin Thomas’ın dikkatini çekmek istiyor. Seçilen balerinler arasında olduğunu öğrenen Nina’nın yüzündeki endişe ve panik devam azalıyor fakat tam olarak sevindiğini de belli edemiyor. Sürekli kaygı ve kontrol hakim, gergin. Film boyunca böyle devam ediyor , bunu annesinin üstünde kurduğu baskıya bağlayabiliriz. Aşırı korumacı olan Erica ve Nina arasında kısmı simbiyotik ilişkiden söz edilebilir. Nina anne=kontrol olmadığı zaman kaygılı.
Thomas seçmelerde Nina’yı izliyor daha sonra yalnızca beyaz kuğu olsaydı tereddütsüz onu seçebileceğini söylüyor. Annesiyle bunu paylaştığında Thomas’ı ikna etmeye ve rolü istemeye karar veriyor. Erica’nın tepkisi ise dikkat çekici bunu başaramayacağı mesajını veriyor.
Thomas’ın yanına giderken daha dişi (Nina’nın bastırdığı kötü ben) olmak için Beth’den çaldığı kırmızı ruju sürüyor. Beth Thomas’ın ‘küçük prensesi’ onun yerine geçmek istiyor ama buna inancı henüz yok. Onun gibi olursa rolü alabileceğini düşünüyor. Thomas rolü ona veremeyeceğini söyleyince hemen kabulleniyor sessiz kalıyor, nedenini dahi sormuyor. Nina mükemmel olmak istediğini ilk defa sözlü olarak orada dile getiriyor. Thomas mükemmelliğin ancak ‘kendini şaşırtmak, rolünü aşmak’ ile mümkün olacağını söylüyor. Bu cümle Nina’nın kişilik bölünmesine sürüklenmesinde etkili olabilir. Nina’nın rol değil gerçek ‘siyah kuğu’ olma arzusu biraz daha beliriyor. Thomas Nina’yı öpünce Nina Thomas’ın dudağını ısırıyor. İlk defa saldırgan bir eylem sergiliyor. ‘Isırmak’ analatik bakışa göre yok etmek, öldürmek, parçalamak gibi saldırgan düşüncelerin düşüncelerinin eyleme dökülmüş halidir. Yani ölüm iç güdümüzün yansıyan saldırgan davranışıdır. Aynı zamanda Nina, Thomas’a karşı cinsel arzu da duyuyor. İstediği ‘vahşi siyah kuğu’yu ona göstermek için de ısırmış olabilir.
Rol için seçildiğini öğrenip annesiyle kutluyor. Erica kutlama pastası alıyor ve dilimlerken Nina küçük kesmesini istiyor. Buna öfkelenen Erica pastayı atmaya kalkıyor. Nina’nın role seçilmesi onun değişeceği endişesi yaratıyor.
Nina banyoya girdiğinde kapının arkasına sepet koyuyor çünkü kapının kilidi yok. Çünkü Erica’dan gizli bir şey olamaz. Nina’nın halüsinasyonları başlıyor. Parmağının kanadığını görüyor, onu koparıyor ve canını yakıyor. Bastırdığı şeyler belirince kaygılanıyor, endişe ve utanç duyuyor, sırtını yoluyor. Bu utancı somutlaştırıyor ve sonrasında halüsinasyon başlıyor. Parmağının kanadığını, onu kopardığını görüyor; yani sırtını yolmasının utancını halüsinasyonda parmağından çıkarıyor. İç içe geçmiş öfke ve utanç artık film boyunca hakim olmaya başlıyor. Nina’nın nevrozları psikotik düşünce ve davranışlara dönüşmeye başlıyor. Nina’da depersonalizasyon bozulmalar başlıyor. Her mastürbasyon yaptığında içindeki bastırılmış ‘siyah kuğu’yu keşfetmeye başladığında depersonalizasyonlar daha çok belirginleşiyor. Gösteri yaklaştıkça yoğunluğu artıyor.
Lily ile gece dışarı çıkmak Nina için kırılma noktası oluyor. Aldığı maddelerin de etkisiyle psikotik bir sürece sürüklenmeye başlıyor. Kişilik bölünmeleri başlıyor. O gece Lily ile beraber olduğunu sanıyor.
Nina’nın içindeki siyah kuğu harekete geçiyor. Odasındaki oyuncakları atışı, kapıyı kitli tutmak için çok daha önce odasına aldığı ve sakladığı sopayı kullanması, annesine şiddet uygulaması saldırgan dürtülerinin davranışa yansımasıdır. Ayrıca dikkat çeken bir diğer nokta sopayı çok daha önce filmin başlarındayken almış ve saklamıştı yani ihtiyacı olacağını düşünmüş.
Oyun yaklaştıkça ayakları kanayana kadar çalışıyordu çünkü filmin en başından beri mükemmel olanın peşindedir. Thomas’ın en başta dediği ‘rolünü aşmak’ deneyimini Nina kimlik bölünmeleriyle yaşamaktadır artık ve neredeyse ‘Beyaz Kuğu Nina’ ondan uzak bir kimlik olmaya başlamıştır.
Oyundan önceki gece yaşananlar Erica’yı endişelendirmiştir. Thomas’a Nina’nın hasta olduğunu söylemiştir. Oyuna gitmesini istemez çünkü artık ‘küçük tatlı kızını’ kaybediyordur. Nina karşı çıkar ve oyuna gider. Burada Nina’da olan değişimi net bir şekilde görüyoruz; baş kaldıran ve olan şeyleri hemen kabullenmeyen vahşi ‘Siyah Kuğu Nina’.
İlk sahnede Beyaz Kuğu canlandıracak olan Nina bu rolü başaramaz ve düşer. Aslında beyaz kuğu sahnesinin kusursuz olması beklenmektedir fakat Nina içindeki Siyah Kuğu ile öylesine özdeşim kurmuştur ki bunu başaramaz.
Siyah Kuğu sahnesine başlamadan önce Nina soyunma odasında Lily’i görür. Aslında rolünü çalmak istediğini öğrenince onu öldürüp saklar. Bunlar gerçek değil halüsinasyonlardır fakat Nina son sahnelere kadar bunu anlayamaz. Lily görünce gerçeği anlar.
Son sahne de siyah kuğuya yenilgisini kabul eden beyaz kuğu intihar eder. Oyun biter. Gerçekte de Nina farkındalık ve kabulleniş yaşar. Onun verdiği rahatlık ile aslında hiç de gerçek olmayan kendisinin değil de annesinin kurduğu yaşamına son verir. Son cümlesi ‘onu hissettim kusursuzdu’ olur.
Karanlık, Heyecan Verici, Çarpıcı, Şaşırtıcı! Natalie Portman’dan harikulade ve unutulmaz bir performans.
Spoiler Alarmı: Bu incelemede, filmin derinlemesine analiz edilebilmesi için spoilerlar verilmiştir; yani filmi izlemediyseniz okumayın. Film, izlemeden spoiler alamayacak kadar iyi.
Natalie Portman, rolü ile büyüleyici. Onun Siyah Kuğu’ya dönüşümü “harikulade” nitelendirmesinden aşağı kalır değil. Performansı, kelimelerle tanımlanamayacak kadar güçlü; bu yüzden hakkını vermek için kelimeler uyduruyorum. Nina Sayers rolünün hem masum tarafı olan Nina ile hem de kargaşalı karanlık Siyah Kuğu ile muhteşem oynuyor. Natalie filmin başında çekingen, narin ve sessiz hali ile sizi çekiyor. Gerçi bu Natalie için zor olmasa gerek çünkü zarafet onun diğer adı. Konu için biraz arka plan vermek gerekirse; Natalie Nina Sayers’ı oynuyor, Lincoln Center’daki New York City Bale Topluluğu’nda dans eden kendini buna adamış bir balerin. Vincent Cassell tarafından canlandırılan Thomas Leroy’un yönettiği yeni yapım olan Kuğu Gölü’ndeki başrol için birkaç yetenekli balerinle mücadele ediyor. Başrol olan Kraliçe Kuğu, çok büyüleyici ve emek isteyen, dansçıda kişilik karmaşaları yaratan bir rol. Diğer karakterler ise masum ve temiz Beyaz Kuğu ve karanlık, şehvetli Siyah Kuğu.
Nina şüphesiz topluluktaki en teknik dansçı, pervasız bir şekilde karanlık olan rolden uzak kalıyor. Yönetmen, Nina’nın korunan bir tip olmasından kaynaklı, bu sınır tanımayan rolü beceremeyeceğini düşünüp ona şans vermek yerine onu gönderiyor. Bu yöndeki bir parıltıyı sadece ofisteki öpüşme anında görüyor ve bu da onun için bir kumar oynayıp castta acil değişiklik yapmak için yeterli oluyor. Nina, sıkı çalışma, sağlıksız rutin ve takvimle gelecek olsa da bunun tek şansı olduğunu biliyor. Bu da bize, mücadeleci bir dansçı olmanın ne kadar zor olduğunun mesajlarını veriyor.
Nina’nın masum ve tatlı tarafı Beyaz Kuğu için uygun olduğunu gösteriyor ama Siyah Kuğu’yu canlandırmada mükemmeliyetçilikten uzaklaşma ve duygusal, bedensel akışkanlık konularında sorunlar yaşıyor. Açılış gösterisine kadar bağlantıyı kuramadığı nokta bu. Karakterin karanlık tarafa doğru olan başkalaşımı ağzı açık bırakan cinsten. Oynanabilecek en iyi şekilde oynuyor. Bu filmden sonra aklımda kalan kelime: İkilem. İki rolü de kusursuz şekilde somutlaştırması ve psikoza düştüğünde yaşadığı dehşeti yansıtması unutulmaz bir performans olarak öne çıkıyor. Bu film gerçek bir gerilim ve bazı ürpertici sahnelerde koltuğunuzun ucuna kadar geliyorsunuz.
Natalie Portman’ın filmdeki dans sahneleri ile ilgili tartışmalar yapıldı. Dans dublörü Natalie’nin bale sahnelerinin aşırı abartılı olduğunu iddia etti. Gerçekten bu önemli mi ki? Hadi şuna bir bakalım – Oscar’ı dans sahnelerinden dolayı kazanmadı; bence mükemmel görünüyor olsa da. Oscar’ı deliliğin sınırındaki bir kadını tasviri ve yaşadığı değişimin dehşetine katlanan durumu ile kazandı. Bu ileri geri bocalamayı anlatırkenki yeteneği kesinlikle kayda değer. Aynı zamanda Natalie’nin dans tekniğinin de duygu yansıtmadaki performansı kadar başarılı olduğunu hatırlamanız gerek. Aktrisliğinin bu yönü karaktere her seviyede ikna olmamızı sağlıyor ve Natalie aklımda hiç şüphe bırakmadı. Rol yaptığını fark ettiğim hiç bin an yok. Hatta Natalie’nin kendini bu role adadığına inanıyorum ve daha önce hiç olmadığı kadar bu filmi yapmak için tutkulu olduğunu düşünüyorum. Kendini uçurumun kenarına kadar itiyor gibi bir hali var ve Nina rolünde gördüğümüze paralel olarak kendini kaybediyor gibi gözüküyor. Filmin sonuna doğru artık Natalie’yi göremiyordum. Siyah Kuğu bu noktada onun varlığından tamamen bağımsız gibi görünüyor. Natalie bu karakteri tamamen somutlaştırmış ve büyük ihtimalle onu hatırlayacağımız rolü bu.
Bu rolün fizikselliği performansını kaplayan bir diğer katman. Balerinlik için 10 ay boyunca eğitim almış ve filmdeki dansların çoğu kendi oynadığı sahneler. Yönetmen Darren Aronofsky filmdeki dans sahnelerinin 80%’inde Natalie’nin oynadığını ve filmin editörü Andy Weisblum, 35 vücut sahnesinin 12’sinde Natalie’nin oynadığını, ama asıl işi diğer sahnelerde becerdiğini söylüyor. Aynı zamanda, “Bazen gerçek balerinle onun arasındaki farkı anlamak zor oluyordu benim için. Çok çok benziyordu.” açıklamasını yaptı. Bu alanda uzman olmak için yeterli tekniğe ulaşmak genellikle yıllar sürüyor. Ve başarısı sadece bu yönde de değil ama bu alandaki uğraşları, performansını tüm zamanların en iyi kadın oyunculuklarından biri haline getirdi. Bence dublörünün Natalie’ye bir özür borcu var. Korkarım ki bu filmi izleyenler Natalie’nin kendini yanlış tanıttığını hissedebilir. Bu rolü her yönüyle hak ettiği açık ve kendisini böyle bir performans ile onurlandırdıktan sonra eleştirenler kendinden utanmalı.
Filmin en iyi anlatılarından biri de aklını yitirme noktasına gelmiş birinin yaşadığı benzersiz içsel derinlik. Normalde bunu sadece garip davranışlar ve kişilik kaymalarıyla dışarıdan görme şansımız olur. Burada ise bizi geren ve rahatsız eden, bir şekilde onun bu delilik dünyasına düşüşünü Natalie’nin gözlerinden görmemiz. Bahse girerim pek çok kişi bu filmden dumura uğramış ve tedirgin bir şekilde çıkmıştır. Ben de aynen böyleydim. Bir terapist olarak bu adeta benim gözlerimi açtı. Onu anlama adına bende çakan kıvılcım, bu psikoz evrelerini yaşayan birinin ne kadar ürkütücü şeyler yaşadığını merak etmeye yöneltti beni. Çoğunlukla, doğru teşhisi koymak için özel bir belirti yakalamak ve tanı koymak için yol aradım. Ama film, kafa karıştırıcı ve rahatsız edici bu tecrübelerle gerçeklikten kopup uçuruma doğru uzayan bir spiralde kaybolan karakteri hümanize etmenize yardım ediyor. Aynı zamanda soyutlayıcı bir deneyim çünkü çoğu birey farklı sesler duyup delice görüntüler gördüğünden kendini başkasına açıklamakta rahat olamıyor. Nina tüm endişelerini kendine saklıyor ve Kuğu Gölü’ndeki rolü kaybetme korkusuyla yaşadığı çıkmazdan annesine bile bahsetmiyor. Kraliçe Kuğu rolü Nina’ya akıl sağlığından daha çok şey ifade ediyor (saplantısının bir belirtisi). Bu film benim gelecekteki hastalarımla olacak olan etkileşimlerimi değiştirdi. Sadece teşhise odaklanmak yerine, korkularını anlamakla daha çok uğraşacağım ve yaşadıkları tuhaf deneyimlerine ilişkin duygusal meseleleri, aklını yitiriyor olmanın ne kadar dehşet verici olduğunu şimdi görebiliyorum.
Film, psikolojik gerilim filmlerine adeta bir selam yolluyor. Heyecan verici ve gizemli yönleri yadsınamaz. İşin aslı, neler olduğu hakkında beni şaşkına çeviren birçok sahne var filmde. Mila Kunis’in karakteri olan Lily’nin, Nina’nın hayali mi yoksa gerçek mi olduğu hakkında bir süre emin olamadım. Aslında filmin sonuna kadar Lily’nin gerçek mi yoksa Nina’nın paranoyası mı olduğunu bilmiyoruz. Bence bu belirsizlik filmin entrikasına katkı yapıyor ve sizi film boyunca düşünmeye itiyor. Aynı zamanda Nina’nın gördüğü halüsinasyonlar sizi kafa karışıklığına itiyor. Her şeyi gizemli bir hale getiren film, yalnız sonunda anlam kazanmaya başlıyor. Filmden sonra netteki yorumların çoğu kafa karışıklığı içeriyordu haklı olarak. Nina’nın Beth’i hastanede ziyaret ettiği sahne izleyiciler için gerçekten zorlayıcıydı. Nina’nın film boyunca sanrılar gördüğünü bildiğimizden Beth’i ziyaret ettiğini farz edebiliriz ama Beth kendini gerçekte bıçaklamamış. Nina’nın sanrıları bu noktadan sonra artıyor ve psikozunun zirvesine ulaşıyor. Nina bir andan sonra gördüğümüz gerçeklik ve fantezilerin birbirine girmiş olduğu sahnelerle birlikte gerçek ile olan bağlantısını yitiriyor. Nina’nın Lily ile seviştiğini hayal ettiği sahnede aynı şeyin olduğunu görüyoruz. Daha sonra Lily’den bunun asla yaşanmadığını öğreniyoruz. Lily kulüpten bir çocukla eve gittiğini ve tüm bunların hayal olduğunu söylüyor. Nina neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemiyor. Bu sanrılar yaşayan, paranoid şizofren kişilerde görülür.
Ancak Lily’yi bıçakladığını hayal edip kendini bıçakladığı olay gerçekten ilginç. Böylesine deliliğe sürüklenen birinin çevresinde hiç şüphe yaratmaması pek görülen bir olay değil. Eğer bu gerçek hayatta olsaydı onunla yaşayan annesi onunla etkileşime geçer ve psikolojik açıdan yardım sağlardı. Veya psikolojik bir değerlendirme için onu hastaneye götürürdü ve dengesizliği sebebi ile zorunlu tedavi isteği içeren mahkeme kararı alınırdı. Onun hayatını kurtarmak için acilen psikiyatrik ilaç reçete etmek gerekiyordu. Lily’yi düşünüp kendini bıçaklayarak fena halde acı çekmesi ve sonuç olarak Kraliçe Kuğu’nun açılış gecesinde sahnede ölmesi yerine bu yapılabilirdi.
Filmin sonunda Lily’nin Nina’dan bağımsız olmadığını öğreniyoruz. Nina’nın onu sabote eden bir parçası olduğu ortaya çıkıyor (onun alter egosu). Böylece Nina onun ölümüne sebep olacak hayallere kapılıp gidiyor. Bu tip saplantılı, kişinin ona bağımlı ve ona zarar veren birinin, onu takip ettiğini hissettiği sanrılara “persekütuar sanrılar” diyoruz. (Kendine kötülük yapılacağına inanılan sanrı tipi) Eğer bunu performansından çok daha önce de yaşadıysa Nina’nın durumu paranoid şizofren şeklinde teşhis edilebilir. Bu tanıya varmak için psikozlu semptomlar (hayalle, halüsinasyonlar, tuhaf düşünme şekli vs.) 6 ay gibi bir süredir var olmalı, onun bu durumu başka bir hastalık veya tıbbi durum ile açıklanamaz. Şizofrenide güçlü bir genetik bağ var ve annesinde de bu psikopatolojik durum görülüyor. Bu filmde, Nina’nın olduğu gibi orta yaş öncesi dönem, hastalığın pik yaptığı dönemdir. Stresin her türlüsü (fiziksel, psikolojik veya sosyal) eğer hastalığa yatkınlık da varsa şizofreni gibi psikotik rahatsızlığı tetikleyebilir.
Bazı incelmelerde annesi odanın bir köşesinde uyuyorken yönetmeninin verdiği görev ile Nina’nın kendisine dokunmasını sorgulanmış. Ben aslında bunun bir hayal olduğunu düşünmüyorum. Bu olayın onun halüsinasyonlarının bir parçası olduğuna ikna olmadım. Annesinin hareketleri garip, müdaheleci ve her an Nina’nın tepesinde gibi bir hali var. Nina mahvolduğu günün sabahına uyandığında annesi dibinde oturuyor ve açılış gecesine gidememesi için onu odaya kilitliyor; yani bence çoğu zaman annesi onun odasında uyuyor. Bu onların karmakarışık ilişkilerinin bir parçası. Barbara Hersey Nina’nın annesi rolünü, Nina’yı geceleyin soyarak, zorlayıcı kişisel sorular sorarak, ne zaman çıkacağı, nerede yiyeceği, ne giyeceği gibi onun çevresinin ve günlük hayatının her yönünü kontrol ederek ürpertici bir şekilde betimliyor. Barbara’nın performansı Joan Crawford’ın Mommy Dearest’teki rolünü daha da rahatsız edici bir şekilde hatırlatıyor.
Benim tek şikâyetim Siyah Kuğu sahnelerinin çok kısa olması. Rolü somutlaştırmasını vurgulamak için uzatılmış versiyon veya ek sahneler görmek isterdim. Bizi ilk adımda filme çeken bu ama bütün hali yerine fragman gösterilmiş gibi. Daha fazlasını isterdim.
Ürpertici hisse katkı için, çırpılan kanatlara ek olarak gıcırdayan kapılar, dikiş makineleri ve metro sesi sahneleri Darren Arronofsky’nin güzel iş başardığını gösteriyor. Bir kere daha bu bize Nina’nın gözlerinden dünyanın nasıl görünüp duyulduğuna dair fikir veriyor. Nina’nın odaya girdiğinde ve koridorda yürürken duyduğu sesler, ağır nefesler ve psikotik kahkahalar Nina’yı (ve bizi) sinirlendiriyor. Titreyen kamera yöntemi ile çekilmesi, film boyunca çılgınca bir ton yaratmaya yardımcı oluyor. Bütün bu uğraşlar kusursuz şekilde başyapıt yaratmak için. Filmin abartılmış hiçbir noktası yok. Baştan sona saf ve yontulmamış bir hissiyatı var. Takdir ettiğim şekilde Nina’nın çılgın dünya sezgisiyle paralel olduğunu düşünüyorum. Başka bir yöntem ile sunulsaydı, film bu kadar başarılı olamazdı kanımca.
Siyah Kuğu, aynı zamanda bale dünyasında mükemmeliyet ve tam teslimiyetin sembolüdür. Tamamen tüketen ve kesin bağlanma gerektiren bu hal, bazen feci sonuçlara götürebilir. Stres seviyesinin çok yüksek olduğu ve yapılması gerekeni kusursuz şekilde sergilemek istendiği durum, zihinsel çöküş için mükemmel bir alandır.
Nina’nın dansa olan düşkünlüğü ve arzusu sadece psikozunu değil aynı zamanda psikopatolojik durumunu da tetikliyor. Nina rutinlerinde ve tekniğinde, anoreksik ve obsesif görünüyor. Büyük ihtimalle obsesif kompulsif kişilik bozukluğu rahatsızlığı var ve antrenman rutinlerinde sağlık sınırlarını aşıp hatta ciddi şekilde kendini harap ettiğinden, mükemmeliyetçi birisi olduğu anlaşılıyor. Son anlarında bile mükemmeliyetçiliğinden ödün vermiyor. Yönetmenine son sözleri “Mükemmeldim.” oluyor. Aynı zamanda çocukluk nesneleriyle anormal bir bağı var. Odasında bebekler, doldurulmuş hayvanlar ve dans eden balerinli bir müzik kutusu var. Özellikle annesine kapana kısıldığını ve küçük görüldüğünü söylerken narin ve çocukça bir sesle konuşuyor. Yükselişinin bu denli gösterişli olması psikolojik çöküşünün de kat be kat ağır olmasına sebep oluyor. Nina muhtemelen 20’lerinin ortasında ve aşırı baskıcı, zorba bir anneyle yaşıyor. Dansın dışında bir hayatı ve arkadaşı yokmuş gibi görünüyor. İşin aslı çoğu dansçı Nina’yı tuhaf davranışlarından dolayı göndermek için birlik oluyor. Sosyal destek eksikliği de onun çöküşüne katkı sağlamış olabilir. Lily, Nina’yla ilişki kurmaya çalışan tek kişi ve belki bu sonun sorumlusu olarak da onu görebiliriz.
Lily bu filmde odak bir karakter ama Mila Kunis’in bunca katkısına rağmen niye takdir edilmediğini merak ediyorum. Ayartıcı, şehvetli ve bütün sosyal tabulardan azade. Nina Sayers için mükemmel bir tezat. Natalie Portman’nın ödül kabul konuşmasında Mila’nın adını eklememesi beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu beni başka bir noktaya götürüyor. Siyah Kuğu hakkındaki çoğu çatlak ses Lily ve Nina arasındaki sevişme sahnesini merkeze alıyor. Natalie Portman bile birkaç röportajında bu sahnenin erkek izleyicilerin ilgisini çekmek için konulduğunu söyledi. Olay gerçekten buysa, bir utanç. Filmi olağanüstü yapacak pek çok yön var. Bu değerler herhangi bir izleyiciyi çekmek için yeterli (erkek veya kadın). 2 dakikalık seks sahnesinin, bu filmi çekici kılmak için gerekli olduğunu düşünmüyorum. Aslına bakarsanız bu sahnenin sadece bu sebeple eklendiğini duymak ,yönetmenin Natalie’nin performansına olan güvenini sorgulatıyor ve değerini düşürüyor. Onun cinsel istismar sahnesi olmadan da bunu kotarabileceğine hiç şüphe yok.
Açıkça en vurucu ve rahatsız edici sahneler sona doğru, fiziksel ve mental olarak Siyah Kuğu’ya dönüşmeye başladığı – kanatlarının çıktığı, ayaklarının kuş ayaklarına dönüştüğü, ayak parmaklarının perdeli olduğu sahneler. Muhteşem ve korkutucu ama aynı zamanda çok dramatik.
Bu filme 5 üzerinden 4.5 yıldız veriyorum. Filmi gerçekten çok beğendim ve Natalie’nin performansına hayran olduğum için 5 yıldız vermek isterdim. Ama yarım puan kestim çünkü Siyah Kuğu sahnelerinin yeterli olduğunu düşünmüyorum. Filmin tek eksiği bu kanımca. Bütün film kendini kaybedip Siyah Kuğu’ya dönüştüğü anın üzerine kuruluyor ve bu bölüm sinemada gördüğüm en harika sahnelerden ama daha fazlasını isterdim. Natalie bu sahnede göz kamaştırıcıydı, onu bütün gece izleyebilirdim. Onun performansının sinemadaki en iyilerden biri olduğunu düşünüyorum. Onu şu ana kadar en iyi dediğim Monster’daki Charlize Theron ile aynı seviyede görüyorum. Natalie tanıdığımız en iyi aktrislerden ve bence daha on yıllarca yıldızı parlayacak. Genç yaşta katıldığı The Professional and Beautiful Girls’de çok umut vadetmişti ve çok başarılı bir aktris olacağını biliyordum. Ama Hollywood için çıtayı bir adım yukarı taşıyacağını fark edememiştim. Umarım diğerleri ondan ilham alır ve gelecekte kendilerini daha dramatik ve akıl almaz performansları için zorlar.
5 üzerinden 4.5 Yıldız
Natalie Portman bir deha!! Bu performans sizi etkilemezse hiçbiri etkilemez.
Yazar: Heather Hardison
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: moviepsychoanalyst.blogspot

